Şuanda 33 konuk çevrimiçi
BugünBugün1320
DünDün2014
Bu haftaBu hafta11223
Bu ayBu ay39132
ToplamToplam8551580
Avrupa Birliği'ne neden kızıyorsunuz? PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Çarşamba, 07 Nisan 2021 22:32


Avrupa Birliği Konseyi Başkanı ile Komisyon Başkanı Türkiye’ye geldiler. İnsan hakları, İstanbul Sözleşmesi, AİHM kararlarına uyulması konularında görüşlerini ifade ettiler, endişelerini belirttiler. Bunun dışında mülteciler konusunda Türkiye ile işbirliğinin süreceği ve AB’nin ekonomik destek sağlamakta devam edeceği mesajlarını verdiler.

Kendisini “sol” olarak tanımlayan bazı insanlar da bu açıklamalardan duydukları hayal kırıklığını ifade ediyorlar.

Hayret etmemek mümkün değildir.

Başka ne bekleniyordu?

ABD ve Rusya gibi Avrupa Birliği de değişik konularda Türkiye’ye baskı yapabilir ama şunun unutulmaması gerekir: Türkiye bu güçlerin ihtiyaç duyduğu, birlikte çalışmak istediği ve hatta buna zorunlu olduğu bir konuma sahiptir. Devletlerarası ilişkilerde belirleyici olan budur.

Nihayet ve nihayet insanlar artan oranda Türkiye’nin alt emperyalist konumunu anlıyorlar. Sağcılar çoktan anladı da solcuların anlaması zaman alıyor. Her olay Türkiye’nin konumunu gözlerine sokuyor ve anlamak istemeyenler filanca konudaki gerilemeye sığınıyorlar. O sığınma boş çıkınca başkasını buluyorlar…

Türkiye bölgesel bir güçtür ve bu artık çok sayıda kişi tarafından kabul ediliyor.

Bu tanım yeterli değildir.

Suriye ve Irak’ta, Kafkasya’da, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de oynayan ve etkisini fırsat bulduğu her alanda yaymaya çalışan bir güç için “bölgesel güç” tanımı yeterli değildir. Türkiye küresel güç olmaya oynuyor, çapı yetmiyor ama sürekli çabalamaktan vazgeçmiyor.

Türkiye, ABD’den sonra açık arayla da olsa televizyon filmleri ihracında dünya ikincisidir. Yıllarca “ABD kültür emperyalizmi”nden söz edenler, Türkiye konusunda susuyorlar. Balkanlar ve Latin Amerika ülkelerine yoğun televizyon filmleri ihracı sadece para kazanmak için yapılmıyor, başka amaçlar da vardır. Bu filmlerin daha önceki ana pazarı Arap ülkeleriydi, bunlarla ilişkiler bozulunca yerini başkaları aldı. İspanya, Arjantin ve genelde İspanyolca dünyası bir süreden beri esas müşteridir.

Türkiye’nin ürettiği ve bu yıl denize indirilmesi beklenen küçük uçak gemisinin katılımcılarından birisi İspanya’dır. Türkiye bu ülkeden silah da alıyor. Bunlar kombine ilişkilerdir, tek alanla sınırlı değildir.

Türkiye’nin yeni silah ihraç pazarı da Ukrayna olacak gibi görünüyor. Bu ülke SİHA’ları ısmarladığı gibi, bunları Türkiye ile birlikte üretmeyi de planlıyor.

Sermaye ihracı mı arıyorsunuz,  son örnek budur.

Önceki örneklerin listesi için iki yıl önce yayınlanan Küresel iç savaş ve Türkiye kitabına bakabilirsiniz.

İnsan kendini kandırmak isteyince mutlaka yolunu bulur. Mesela deniliyor ki, Türkiye’nin silah sanayisi montaja dayalıdır. Evet, montaj ürünü önemli parçalar var ama benzer durumu Almanya ve Rusya’da da görebilirsiniz.

Alman ordusunda kullanılan radarların bir bölümü Rus yapımı, keza Rusya donanması da dizel motorlarını özellikle Almanya’dan alıyor.

Türkiye’nin konumu bunlarla karşılaştırılamaz tabii ama önemli olan montaj değildir, ürünü serbestçe kullanabilmektir.

İHA ve SİHA konularında bunu görebiliyoruz. Yunanistan on kadar İHA ısmarlamıştı, sonrasını izlemedim. Ukrayna’nın durumunu anlatmıştım.

Silah üreten ve ihraç eden bir ülke bunu denemek zorundadır. Her silah piyasaya sürülmeden önce mutlaka denenir ama savaşta denenmek başkadır.

Türk SİHA’ları dünyaca tanınıyor ve bunda Suriye, Libya ve özellikle Kafkasya’daki savaşta oynadıkları rol belirleyici olmuştur.

Devrimci mücadelenin başarısı ilk olarak yaşanılan ülkenin doğru tanınmasını gerektirir. Yıllardır görüyoruz: kapitalist ülkeye inatla yarı feodal diyenler büyük mücadele verdiler, çok sayıda insan hayatını kaybetti, halk savaşı için çok çabaladılar ama küçük bir bölgenin dışına çıkamadılar. Hemşerilik ve akrabalık ilişkilerinin önemli rol oynadığı kitleselleşme bir yerde tıkanıyor, gitmiyor.

Neredeyse beş yıldır “ekonomi çöktü, çöküyor” sözlerini dinliyoruz. Ülkeye kayıt dışı giren yüksek miktarda nakit gizli değil ama görmek istemeyen görmeyebiliyor.

Türkiye özellikle silaha dayanarak sermaye ihraç ediyor. Son örnek Azerbaycan’dır. Bu ülkede Türk inşaat şirketleri zaten vardı, savaştan sonra yeni ve büyük anlaşmalar imzaladılar. Savaşta gösterilen etkinlik olmasaydı, bunlar olmazdı.

Benzeri özellikle Irak ve Katar için de geçerlidir.

Türkiye’nin Katar ve Somali’de iki büyük üssü bulunuyor.

Neden Somali, anlayabilmiş değilim ve sanırım uçak gemisi bu üs için yapılıyor. Somali dünya ticaretinin önemli rotasının geçtiği Hint Okyanusu’na bakar.

Geç kalmışlık duygusu aceleyi getirir. Türkiye önüne gelen yere saldırıyor, her fırsattan yararlanarak her yere girmeye, Afrin zeytinyağını ihraç etmesi gibi sinekten yağ çıkarmaya da çalışıyor. Toslayınca vazgeçip başka yol deniyor.

Bunu Doğu Akdeniz’de açık olarak görmek mümkündür. Denizlerde yıllardan beri sesi çıkmayan Türkiye’nin birdenbire diklenip çevreye meydan okuması, ardından gerilemesi iyi değerlendirilmelidir. Deniz kuvvetleri özellikle Almanya’dan alınan silahlarla son birkaç yılda epeyce güçlendi. Bu olmasaydı Türkiye’nin sesi denizlerde yine çıkmazdı. Şu veya bu geri adımı atması fazla anlam taşımaz çünkü o güç durmakta ve hatta sürekli artırılmaktadır.

Türkiye’nin sıkıntısı global player olmak istemesi ama buna çapının yetmemesidir.

Yine de adı müstakbel benzer ülkelerle; Güney Afrika, Hindistan ve Brezilya ile birlikte anılmaktadır.

Son olarak mülteciler konusunda Türkiye’nin AB için kilit ülke konumunu belirtmek gerekir. Suriye, Irak, Afganistan ve az miktarda Afrika ülkelerinden gelen çok sayıda mülteciyi tutma ülkesidir Türkiye… Sayı bilinmiyor ama beş milyon kadar bu ülkelerden gelmiş mülteci vardır. Türkiye bunlar için AB’den yüklü miktarda para aldığı gibi, bu kitleyi tehdit unsuru olarak da kullanmaktadır.

Türkiye’nin yıllardan beri Almanya, Fransa, Hollanda ve diğer AB ülkelerinde yürüttüğü “iç güç olmak” faaliyeti üzerinde ise bu yazının kapsamını aştığı için durmayacağım. AKP ve Erdoğan’ın seçimde ülke dışında yaşayanlardan aldığı oy oran olarak Türkiye’dekinden yüksektir ve bunda diğer faktörlerin yanı sıra bu ülkelerde yıllardan beri yapılan örgütlenmenin de payı vardır.

Yaklaşık 7 milyon Türkiye kökenli insan başka ülkelerde yaşıyor ve Türkiye bu ülkelerin tamamında örgütleniyor. Balkan ülkelerinden Güney Amerika ülkelerine kadar durum böyledir.

Ve ne kadar gariptir; bunları anlatınca bazı insanlar benim AKP’yi övdüğümü sanıyorlar.

Ben gerçeği anlatıyorum ve varolan gerçeği değiştirmek istiyorsanız, önce onu olduğu gibi görmek gerekir diyorum.

Bazılarının bu gerçeği başka türlü görmesiyle, Türkiye’yi şu veya bu büyük gücün “maşası” sanmasıyla durum değişmiyor.

Ya da öyle sanmaya devam edin, sürekli olarak yeniden ve yeniden şaşıracaksınız…