Şuanda 51 konuk çevrimiçi
Kelime aynı ama içerik değişti PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Cumartesi, 08 Şubat 2020 00:36


Birbirinden çok farklı tanımlar yapılır ya da farklı süreçler anlatılırken kimi zaman aynı kelime kullanılır; kelime aynıdır ama içerik farklıdır. Buna dikkat edilmediği zaman farklı konuları anlamak mümkün olmaz, birbirlerine karışırlar.

Üç örnek vereceğim.

Birincisi; dünya kelimesidir. Marx-Engels kendi dönemlerinde dünya devrimini savunmuşlardı. Dünya denilince ne anlaşılıyordu ya da savundukları devrim hangi ülkeleri kapsıyordu?

Dünya’dan anlaşılan İngiltere, Fransa, Almanya ve bunların çevresindeki ülkelerdi. Bu ülkelerden birisinde devrim başladığında diğer ülkelere de yayılacağı düşünülüyordu. Marx-Engels’in dünya’sında insanlığın onda biri bile yaşamıyordu.

İnsanlığın büyük çoğunluğu sömürgecilik koşullarında yaşıyordu ve en büyük sömürgeci ülkeler de İngiltere ile Fransa idi. Bunları Hollanda, Belçika, Almanya, İspanya, Portekiz izliyordu. Çarlık Rusya’sı da büyük bir sömürge imparatorluğuydu.

Batı ve Orta Avrupa’da gerçekleşmesi beklenen devrim sömürgelere nasıl yayılacaktı, belli değildi. Geleceğe Dönüş kitabında belirttiğim gibi Marx-Engels bu konuda kendiliğindenciydiler. Mesela İngiltere’de gerçekleşen bir devrim en büyük sömürge Hindistan’da nasıl olacaktı, belli değildi. İngiltere’deki gibi olması mümkün değildi çünkü bu ülkede işçi sınıfı çok azdı.

Çarlık Rusya’sında gerçekleşen devrim dünya devrimi değildi ama en az Marx-Engels’in dünyası kadar insanı kapsıyordu, dünyanın altıda birinde devrim gerçekleşmişti. Ama o zaman dünya denildiğinde bu dünya eskisi gibi değildi; en azından ABD önemli bir güç olarak mevcuttu.

Şimdiki dünya ise çok farklıdır. Marx-Engels’in zamanında bekledikleri gibi Batı ve Orta Avrupa’da devrim olsa, bunun dünyaya yayılacağını iddia etmek bugün mümkün değildir. Rusya Federasyonu, Çin, ABD gibi başka büyük güçler bulunuyor. O zamanki dünya ile şimdiki dünya, kelime aynı kalmakla birlikte, içerik olarak farklıdır.

İkinci örnek, dünya savaşıdır. Dünya savaşı, bu savaşın olduğu dünyadaki büyük güçler arasındaki savaştır. Mesela milattan önce 200 yılları civarında Kartaca ile Roma İmparatorluğu arasındaki savaş, antik çağın dünya savaşı olarak adlandırılır.

Okyanus yolları bulununcaya kadar dünyanın merkezi Akdeniz idi ve o yıllarda Akdeniz’in iki büyük gücü de Kartaca ile Roma idi; bu ikisi arasındaki savaş da bu nedenle dünya savaşı olarak adlandırılacaktı.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasındaki dünya ile bu dünyanın savaşan güçleri, M.Ö. 200’lü yıllardaki dünyadan ve o dünyanın savaşan güçlerinden oldukça farklıdır.

İkisinin de adının dünya savaşı olması büyük içerik farkını gözden kaçırmaya neden olmamalıdır.

Üçüncü örnek, işçi sınıfıdır. 1980’li yıllardan başlayarak Marksistlerin önemli bölümü gerçekten garip insanlar oldular. 1980’li yıllar üçüncü sanayi devrimiyle birlikte işçi sınıfının yapısının değiştiği yıllardır. İşçi sınıfı artık Marx-Engels zamanındaki işçi sınıfı değildir. Sanayi proletaryasının öneminin gerilediği, hizmet proletaryasının öne çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. İşçi sınıfının yapısı artık çok farklıdır. Bu sınıf eskisinden daha fazla bölünmesinin yanı sıra dağılmıştır. Artık binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar, güçlü sendikalar, işçi mahalleleri hatta kentleri yoktur. İşçilerin gittikçe artan bölümü sürekli olarak belirli bir iş yerinde çalışmaz, hizmet sektöründe sürekli işyeri değiştirir. Bu durum sınıf içindeki rekabeti olağanüstü artırdığı gibi örgütlenmeyi de zorlaştırır.

Son 40 yılda neler yaşandığını görmeyip hala sendikaların güçsüzlüğünden söz etmek gerçekten gariptir. Son 40 yılda hangi ülkede sendikalar güç kazandı? Sendikaların güç kaybetmesinin objektif temeli işçi sınıfındaki dağılmadır. Bu sınıfın toplam sayısı artmıştır ama bir araya gelmesi eskisine göre zorlaşmıştır. Sendikaları asıl zayıflatan da budur. Sendika yöneticilerinin işbirlikçiliği ek bir faktör olabilir ama esas belirleyici değildir.

1848’de Marx-Engels’in burjuvaziye karşı sosyalizm mücadelesinde özel bir rol verdikleri sınıf da işçi sınıfıdır; reel sosyalizmin yıkılmasında etkin rol oynayan sınıf da işçi sınıfıdır. Bu konuda en güzel örnek Polonya’daki Dayanışma Sendikası’dır. Muhalefetin merkezi olan militan bir sendika ama sosyalizmi değil kapitalizmi savunuyordu.

Ek olarak kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfıyla, reel sosyalist ülkelerdeki işçi sınıfı birbirinden farklıdır. Biz ikincisinin ilkinden daha iyi olacağını sanıyorduk, en azından teori böyle diyordu; gerçek ise tersi çıktı. Kapitalist ülkelerdeki fabrikalarda müthiş bir disiplin vardır ve zaten bu disiplin olmadan fabrika üretimi gerçekleşemez. Reel sosyalist ülkelerde ise böyle bir disiplin hiçbir zaman kurulamamıştır. İsraf, kaytarmacılık, tembellik bütün sosyalist ülkelerdeki fabrikalarda genel durumdur. Kısa dönemlerde düzelme olur ama bu geçicidir.

Bu disiplini polis zoruyla kuramazsınız, kurabilseniz bile geçici olacaktır.

İşçileri büyük amaçlar için heyecanlandırabilirseniz bu disiplin kurulabilir. Mesela 1960’lı yıllarda Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerin hızlı sanayileşmesi bu heyecanı vermiştir ama insanları sürekli olarak nasıl heyecanlandıracaksınız?

Kapitalizmde üretim sürecindeki disiplin işsizlik korkusuyla sağlanır; sosyalizmde ise bu yoktur ve yerine de sürekli olarak geçerli olabilecek başka şey konulamamıştır.

Romanya ve Bulgaristan ile ilgili okuduğum kitaplarda özellikle mühendisler işçilerden şikayetçidir. Onların gevşekliğinden, disiplinsizliğinden şikayetçidir.

İşçilerin kazançları “öncü sınıf” oldukları için iyidir, işsiz kalmak tehlikeleri de yoktur.

Bilinçsizler, diyemezsiniz. Kişinin doğumundan başlayarak yapılan eğitim var: ana okullarında, gençlik örgütlerinde, televizyonlarda, sinemalarda, gazetelerde, okullarda… İnsanın burada bilinçsiz kalması mümkün değildir ama bir şeyi bilmekle onu uygulamak ayrıdır.

Marksizm insanların hayatlarını doldurmakta yetersiz kalınca başka faktörler kullanılır. Bunlardan önde geleni milliyetçiliktir. Milliyetçiliğin kullanımı yerine göre değişir. Bulgaristan ve Romanya’da ülkedeki azınlıklara karşı tavır alınmasına da yol açabilir veya Küba’daki gibi de olabilir. Jose Marti’den başlayarak Küba’daki milliyetçilik anti emperyalisttir. Marti marksist değildi ama ABD’ye açık olarak karşıydı. Ve Marti geleneği Küba’da yüz yıldan beri özenle sürdürülmektedir.

Svetlana Aleksiyeviç’in “Kadın Yok Savaşın Yüzünde” kitabını okuyorum bu arada. Ülkenin uzak köşelerinden gelen 16-17 yaşındaki kızlar askerlik şubelerine doluşuyorlar, eğitim görüp savaşa gitmek istiyorlar. Subaylar bunları kovuyor, yine geliyorlar. En azından reşit olma kuralını getiriyorlar, bu kez reşit olur olmaz geliyorlar. Bu insanları koşarak savaşa katılmaya götüren marksizm değil, genel olarak sosyalistler ama asıl ön planda olan anayurt sevgisidir. Hemşireliği, telsizciliği beğenmeyip muharip sınıfa girmeyi istiyorlar. Tankçı, uçaksavar bataryası elemanı, savaş pilotu ve hatta piyade oluyorlar.

Bu büyük heyecan savaş bitince kalmıyor, rutin hayata dönülüyor.

Üretimde disiplini ağlamak için sosyalist ülkelerde maddi teşvik uygulamasına geçiliyor ama yeterince verim alınamıyor.

Yeni bir dünya yaratmak sürekli yaratıcılık gerektirir ve sosyalistler bu konuda yetersiz kalıyorlar. Teorilere fazla bağlı kalınca faaliyet donuyor. Kitaplara göre doğru yapıyorlar ama pratikte olmuyor, yürümüyor.

Reel sosyalizmin ne kadar büyük sorunlar bırakarak tarihten çekildiğini görüyorsunuz.

 

Bu sorunları çözebilmek için önce onların anlaşılması gerekiyor.