Şuanda 82 konuk çevrimiçi
BugünBugün4215
DünDün2582
Bu haftaBu hafta21065
Bu ayBu ay27492
ToplamToplam7585579
İnsanın olduğu yerde örgütlenme de olur PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Çarşamba, 03 Haziran 2020 01:14


Almanya’da ve genel olarak Avrupa ülkelerinde geçirdiğim yıllar içinde beni özellikle şaşırtan insanların farklı olanı, yeni olanı öğrenmemek konusundaki inatları oldu. Bunun için kendilerine gerekçe bulmakta zorlanmıyorlardı, sonuçta insan arayınca gerekçe de buluyor. Yıllarca sonra bu inadın esas olarak korkudan kaynaklandığını anlayacaktım. Değişmekten duyulan korkudan…

Suriye’de kaldığım 1981 başındaki dört ay içinde “Avrupa insanı çürütür” söylemi yeni başlamıştı. O zaman da bunu anlamamıştım. Çürüyecek olan her yerde çürüyordu. Sonraki yıllarda birkaç kere Şam’a gidip geldim. Bu ülkede kalan Türkiyeli devrimciler arasındaki çürüme kokusu artık duyulabilecek kadar ortaya çıkmıştı. Yıllarca Avrupa hakkında söylemediği sözü bırakmayanları bir süre sonra Paris’te iltica başvurusu yaparken görmek mümkündü. Doğrusunu yapıyorlardı. Suriye’de sadece çürünürdü çünkü yapacak şey yoktu. Bu insanlar –Kürtler hariç- Türkiye’ye de dönemezlerdi çünkü aranıyorlardı ve döndüklerinde kendilerine yardımcı olabilecek örgütsel yapı kalmamıştı. Aylarca askeri eğitim gören insanlar bile böyle bir yapı olmadan Türkiye’ye gitselerdi ya kısa sürede yakalanırlar ya da öldürülürlerdi. Silahlı olarak dağlarda dolaşmakla bir şey olmaz. Güçlü olmasa bile dayanılacak örgütsel yapı gerekiyordu.

Bu şekilde dönenler olmadı değil ve beklendiği gibi çabuk yakalandılar. Bir bölümü ise giderken ihbar edilmişti; normal çünkü MİT Suriye’de neredeyse cirit atıyordu.

1983’te Şam’a gittiğimde Teslim Töre’nin ilginç bir sorusuyla karşılaşacaktım. Almanya örgütlenmesi yeni sayılırdı ama farklı bir yol tutturduğumuz görülebiliyordu. Şunu sordu: “Buradan oraya giden üyeler ve taraftarlar var. Bunları önceden tanıyoruz. Ama siz orada yeni insanlar örgütleyebiliyorsunuz, bu nasıl oluyor?”

Anlatması zordu. İnsanın olduğu yerde, örgütlenme de olur; şöyle veya böyle ama olur. Türkiye’deki faaliyetin propagandasıyla Avrupa’da yapabileceğiniz örgütlenme sınırlıdır; yaşanılan yerin şartlarını öne çıkarmak gerekir.

Anlattım ama Avrupa yabancı bir yerdi, anlaşılabildiğini sanmıyorum.

Bu belirleme bugün hemen herkese normal gelebilir ama 1980’li yılların başlarında inanılmaz derecede radikal bir tutum sayılıyordu. Avrupa’da çürümemek, kaybolmamak adına dil öğrenmeyi reddedenleri bile gördük. Bugün size garip gelebilir ama o yıllarda yaygın bir tutumdu.

Buna yaşanılan zorlukları da eklemek gerekir. İlk yabancı dili öğrenmek zordur. Avrupa’ya iyi İngilizce bilerek gelmem büyük avantajdı ve ODTÜ’deki ilk yılımda bu dili öğrenirken başlangıçta hayli zorlanmıştım. Dil öğrenmek için çaba harcayan insanlar yok değildi ama çabaları genellikle bu zorluğun aşılmasında yeterli olmuyordu. Bir yandan politik faaliyet yürüt, bir yandan sürekli Türkçe konuşanlarla ilişkin olsun, ardından da yaşadığın ülkenin dilini öğren; zor iş.

Mehmet Karaca ile ilgili bir anekdot anlatayım. Kendisi Fransızca öğrenmek için ciddi çaba içindeydi ve toplantılarda sohbet ederken kendisi gibi sendikacılara kızardı: “Türkiye’ye dönünce bize bir dili öğrenmeyi beceremediniz” diyecekler derdi. İlticası kabul edilenler için düzenlenen Fransızca kursuna da devam ediyordu, belirli bir ilerleme de sağlamıştı ama bir türlü konuşamıyordu. İlk yabancı dil için normal bir durum aslında…

Bir gün “Pratiğim yok, onun için konuşamıyorum” diye düşünür. Tren garına gider. Önüne çıkan ilk adama, Mösyö, der, Fransızca konuşuyor musunuz? diye sorar.

Adam da “Herhalde, burası Fransa öyle değil mi?” der.

İnsanlar bunu anlatıp gülerken aslında kendi durumlarına da gülüyorlardı.

Bu insanları kınamak mümkün değildir. Çaba harcadılar ama yeterince olmadı. İngilizce her yerde geçtiği için hiç dilsiz kalmadım. Fransızcayı düzenli gitmememe rağmen kursta bir ayda günlük konuşma düzeyinde öğrendim, Almancayı ise sevemediğim için yıllarca öğrenemedim. İngilizce bilmem engel oldu da diyebilirim. Yine kursa gittim, sınavları geçtim, günlük gazete okuyabiliyordum, söyleneni anlıyordum ama konuşamıyordum ve bu durum yıllarca sürecekti.

Aşırı bir örnek vereceğim. Bir arkadaş Almanya’da altı ay günde beş saat kursa gitmiş ve neredeyse hiç Almanca öğrenmemişti. Bu işi nasıl becerdiğini sordum, insan sadece dinlese bile bir şeyler öğrenirdi. “Kafa başka yerde olunca öğrenilmiyor” demişti ve haklıydı.

Türkiye’de büyük şehir hayatından gelmiyorsanız, hangi ülke olursa olsun Avrupa zordu.

Yıllarca Avrupa’nın kendine özgü şartlarının olduğu, Türkiye’deki örgütsel çalışmanın uzantısı olmaması gerektiği konusunda kavga vermek zorunda kaldım. İnsanlar bulundukları yerde hiçbir şey yapmamanın gerekçesini “Avrupa’da devrimcilik yapılmaz” olarak buluyordu.

İnsanın olduğu yerde örgütlenme de olur, bütün mesele uygun yolu bulmaktır. Kolay değildi ama bulmaya niyetiniz yoksa zaten baştan kaybetmişsiniz demekti.

Amerika’yı yeniden keşfetmek gerekmezdi ve bu nedenle de bunu yapabilenlere bakmak gerekirdi. 12 Eylül sonrasında TKP’nin en güçlü örgütü Batı Almanya’da idi. Durumu biraz inceleyince hayretle DKP (Almanya Komünist Partisi) ile ilişkilerinin onlara pek katkı sağlamadığını görecektim. O yıllarda “buradaki insanlar göçmendir” belirlemesini onlardan ve bizden başka kullanan yoktu. Siyasi mülteciler bu belirlemeyi şiddetle reddediyordu: biz göçmen değil devrimciyiz!  Ne ilgisi var, diye sorabilirsiniz ama o yıllarda böyleydi.

“Bu ülkelere 1960’lı yıllarda gelmiş ve genellikle işçi olarak çalışan insanlar burada kalıcıdır” belirlemesi de o yıllarda radikal bir tespitti. Bugün çok normal gelebilir ama o yıllarda –durum ortada olmasına rağmen- genellikle kabul edilmiyordu.

Böyle konularda insanları tartışarak ikna etmek genellikle mümkün değildi ama başarıyı görünce seslerini daha az çıkarmak zorunda kalıyorlardı.

Daha iyi bir kadromuz olsaydı, Yazın Dergisi ile yakaladığımız imkanı daha iyi değerlendirebilirdik. Bu derginin büyük etkisi oldu ve bu etkiyi örgüte kaç kişinin katıldığı çerçevesinde görmemek gerekir. Özellikle Almanya’daki yazar ve aydın çevresinde büyük etkisi oldu ama bunu değerlendirebilecek insan sayımız çok azdı.

Mesela Türkiye’de Aziz Nesin’in öncülük yaptığı kampanya çerçevesinde Aydınlarla Dayanışma Girişimi vardı. İlk toplantısında hemen yürütme benzeri organında yer alacaktım. Onların alanında yetkin olabiliyorsanız, mesele yoktu. Bu tür faaliyetler Marx-Engels-Lenin’den alıntılar yapılarak yürütülmez. Bunlar da devrimci insanlardı ama o faaliyetten anlamanız ve somut katkı yapabilmeniz gerekiyordu.

Bu ülkelerde başarılı faaliyet yürütmek istiyorsanız, burada yetişen kadroya dayanmanız gerekir; sadece siyasi mültecilerle bu iş yürümez. O dönem için oldukça radikal bir tespitti ve bu konuda sağlanan başarıya rağmen insanların ikna olması zordu.

Reel sosyalizmin çözülerek tarihe karışmasının ardından sosyalist teorinin gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi konusunda rastlanan bağnazlığı bu nedenle şaşırtıcı bulmadım. Temelinde değişmek ve kendini yeniden üretmek çekincesi yatıyor. Bu nedenle hareket tarzım çok sayıda köşede kaynayan dünyadaki gelişmelerin bilinen teoriye nasıl uymadığını göstermeye özel ağırlık vermek oldu.

Sınıf mücadelesi, işçi sınıfı gibi belirlemeler çok geneldir ve içerikleri 30 yıl öncesindeki gibi değildir. Aynı belirlemelerden insanlar artan oranda farklı şeyler anlıyorlar.

Baksanıza, Türkiye’nin konumunun 1990 sonrasında değiştiğini, artık yeni sömürge olarak nitelendirilemeyeceğini, alt emperyalist kapsamına girdiğini, silah sanayisi kurduğunu, çevre ülkelerde yayıldığını, Afrika’da yapılan yatırımlar bakımından en büyük beş ülke arasında bulunduğunu (Bkz. Küresel İç Savaş ve Türkiye) görmemek için neler yapılıyor.

Olsun, gerçek sürekli olarak kafanıza vuracaktır.

Ekonomik durum mu kötüdür? Bununla ne ilgisi var ki?

Hindistan dünya çapındaki etkinliği tartışılamayacak kadar açık olan bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ilerde genişlerse eğer, Almanya ile birlikte ilk aday ülkedir. Nükleer güçtür ve dünya ticaret yollarının geçtiği Hint Okyanusu’nu denetlemektedir.

Aynı durum İran için de geçerlidir. Ortadoğu’da yayılması Türkiye’den fazladır.

Bu ülkelerde yoksulluk o derecededir ki –özellikle Hindistan’da- Türkiye sosyal refah devleti bile sayılabilir.

Dünyaya biraz daha fazla bakmak gerek. Bu dünya eskiden Batı Avrupa ve ABD idi ama şimdi Hindistan, Güney Afrika, Brezilya ve şaşıracaksınız ama Türkiye de bunlara katıldı.

Ve biliyor musunuz, bunu söylemenin AKP yandaşlığıyla ilgisi yoktur.

Var olanı değiştirebilmek için önce onu bilmek gerekir.

Yanlış biliyorsanız, değiştirme şansınız yoktur.