Şuanda 89 konuk çevrimiçi
BugünBugün29
DünDün4309
Bu haftaBu hafta21188
Bu ayBu ay27615
ToplamToplam7585702
Elli yıl önce bugünlerde... PDF Yazdır e-Posta
Engin Erkiner tarafından yazıldı   
Pazartesi, 27 Nisan 2020 09:00


1970 yılında Nisan ayının son haftası mıydı yoksa Mayıs’ın ilk haftası mı, tam hatırlamıyorum ama bu iki hafta içindeydi… İkinci sınıfta olduğum ODTÜ Kimya Bölümü’nde gidip SFK’ya (Sosyalist Fikir Kulübü) üye oldum ve örgütlü devrimci harekete girdim. Öncesinde bir yıl kadar yürüyüşlere ve forumlara katılmakla sınırlı olan sempatizanlık dönemim de vardı, bunu saymıyorum.

O sırada SFK Başkanı olan Ertuğrul Kürkçü yanında tanımadığım bir kişiyle birlikte SFK’ya ait bir barakada benimle kısa bir söyleşi yapmıştı. O sırada haberim olmayan ve dergilerinin kapağı beyaz olduğu için Beyaz Aydınlık olarak bilinen Doğu Perinçek kesimiyle ayrılık yaşanmış ve ODTÜ’te kitlesi olan bu kesimin SFK’ya üye olup ele geçirmesinden çekiniliyormuş. Bana Beyaz Aydınlık ile ilgili ne düşündüğüm soruldu, hiç haberim yoktu. Bu çerçevedeki başka birkaç soru hakkında da fikrim yoktu.

Neden SFK’ya üye olmak istediğim soruldu.

Sosyalistim, dedim.

Okul sosyalist dolu ama üye olmak isteyen çok az, sen neden olmak istiyorsun, diye soruldu.

Örgüt, dedim.

Anlaşılan bu fazlasıyla yeterli bir cevap olmuştu, söyleşi hemen bitti.

Sosyalist olmaya yaklaşık bir yıl önce karar vermeme rağmen neden şimdi üye olmuştum, çünkü önceleri mücadelenin örgüt olmadan yürüyebileceğine inanıyordum. Herkes görevini yerine getirirse örgüte ne gerek vardı, böyle düşünüyordum. Tahmin edilebileceği gibi düşünce olarak anarşizme yakındım, anarşizmin özellikle bireye önem veren anlayışını severdim. Aradan geçen kısa zamanda örgütsüz bu işin olmayacağını gözlemlediğim pratikten öğrenecektim. Bu arada üniversitede olan her toplantıya, yürüyüşe katılacaktım.

Bir ay kadar sonra Kimya Bölümü Öğrenci Derneği seçimi vardı, bu dernek üniversitede sosyal demokrasinin elinde olan son dernekti. Gidip sosyalist listeden yönetim kurulu adaylığı için başvurdum. Adı sosyalist liste değildi ama böyle olduğu anlaşılıyordu; tam olarak neydi, hatırlamıyorum. Hemen kabul etmelerine şaşırdım.

O sırada “devrimciler tembel öğrencidir” anlayışı yaygındı. Benim durumum da aksini gösteriyordu çünkü derslerim iyiydi, tevekkeli değil başvurunca önce not ortalamasını sormuşlar ve hayret etmişlerdi.

Seçimi kazandık ve zaten bütün üniversitede genel olarak sol bir hava esiyordu.

Kısa süre sonra yaz tatili geldi, üniversite kapandı.

SFK üyelerinin yaz tatilinde bulundukları yerlerde devrimci faaliyete katılması istendi. Ben Ankara’daydım ve burada ne yapacaktım? Kırmızı Aydınlık dergisine git (derginin kapağı kırmızı olduğu için bu isimle anılıyordu), orada çalış, denildi.

Gittim. Günlük arşiv işini verdiler. Her gün alınan gazetelerdeki haber ve yazıları konularına göre kesip dosyalıyorduk. İki kişiydik, birisi Ali Orhan Yücelalp’ti. Bu arkadaş ile daha sonra THKP-C’nin yayın organı Kurtuluş gazetesinin birkaç sayı yayınlanmasında da birlikte çalışacaktık.

Derginin Ankara bürosuna çok sayıda kişi gelip gidiyor, sert tartışmalarda yükselen seslerin rahatça duyulduğu tartışmalar yapılıyordu. Mihri Belli, Mahir Çayan ve diğer isimleri burada tanıdım.

O yaz 15-16 Haziran işçi direnişi gerçekleşti ve herkes iki kitabı okumaya başladı: Lenin’in Devlet ve İhtilal ile Taner Timur’un Türk Devrimi ve Sonrası. İlkinde ordunun –o sırada yaygın olan anlayış uyarınca- bağımsız bir güç değil, sonuçta hakim sınıfların silahlı örgütü olduğu anlatılıyordu. İkincisinde ise, yine o dönem yaygın olan anlayışın tersine, Kemalizmin Türk burjuvazisinin ideolojisi olduğu açıklanıyordu.

Tahmin edilebileceği gibi Hikmet Kıvılcımlı (Doktorcular olarak anılıyordu) taraftarlarıyla tartışmalar hemen başlayacaktı. Kıvılcımlı orduyu önemli bir devrimci güç ya da vurucu güç olarak görüyordu.

Üniversite yeniden açıldığında SFK’ya ekonomik yardım sağlamak amacıyla bölümün girişinde bir kantin açtık ve satış yapmaya başladık. Derse girmek hak getire tabii, ilk kez o yarıyıl kalacaktım.

Üniversitede yine çok sayıda toplantı oluyor, ben de afişlemeden toplantılara katılmaya, kantinde çalışmaktan dergiye gitmeye kadar koşturup duruyordum.

O yılın kış aylarında Mimarlık Anfisi’nde büyük bir tartışma toplantısı oldu. Konu devrimci hareket ve ordu idi. Tartışma Doktorcularla, TDGF (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) arasındaydı ve bu kesimin konuşmacısı da İrfan Uçar’dı.

İrfan ordunun 27 Mayıs öncesindeki konumuyla şimdikinin farklı olduğunu, Ordu Pazarları ve OYAK ile subayların ayrıcalıklı bir zümre durumuna geldiğini, alt düzeydeki askeri okulların kapatılmasıyla ordunun halk çocuklarına önemli oranda kapandığını anlatacaktı. TDGF parçalı bir yapıya sahipti ve yönetimde bulunmayan bir kesim muhtemel bir sol cuntayı destekliyordu, yönetimin kafası ise bu konuda açıktı. Bunu “12 Mart sonrasında TDGF cuntayı destekledi” anlayışı için belirtiyorum, önceki yönetimlerden destekleyenler vardı (Attila Sarp ve Sarp Kuray gibi) ve bunlar tek isimler değil, grupları temsil eden isimlerdi ama bu kesim yönetimi de kapsamıyordu.

Etimesgut’taki zırhlı tümenin sürekli alarm halinde bulunduğunu duymuştuk. Arada bir haber gelirdi: albayın birisi demiş ki, “Bana 1000 Dev Gençli verin, Ankara’yı teslim alayım”. Sol cunta gelir mi gelmez mi, gelirse ne yapılır tartışması aylarca güncelliğini koruyacaktı.

Bu arada teklifi önce kabul etmedim, sonra ısrar sonucu kabul edecektim: Sonbaharda Mihri Belli grubuyla ile ayrılık yaşanmıştı. TDGF’nin yayın organı İleri Dergisi’nin sorumlusu o grupla ayrılmıştı, benden derginin sorumluluğunu üstlenmem isteniyordu. “Seni başka işlerde de görmek istiyoruz” sözünün anlamını o zaman anladığım söylenemez. Derginin son olacak 6. sayısının sorumluluğunu üstlendim. Dergi Ocak 1971’de yayınlanacaktı. Sadece yazı işleri sorumluluğu değil, dağıtım işinin sorumluluğu da benim üzerimdeydi. Bu iş gereği sık olarak SBF (Siyasal Bilgiler Fakültesi) yurduna gitmek zorunda olduğum için TDGF Yönetim Kurulu’nun tamamını tanıdım.

Oradan Ali Orhan ve İlhan Kalaycıoğlu ile birlikte Kurtuluş Gazetesi ve Kurtuluş Yayınları’na geçtim. Yusuf Küpeli’nin yazdığı 1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev Genç broşürü yayınlandı. Kesintisiz Devrim I ise basıldı ama o sırada 12 Mart olduğu için polis matbaada el koyacaktı. Kısa süre sonra gazeteyi kapatıp büroyu da boşalttık.

Hemen ardından Ankara’da değişik evlerde gizlenmekte olan ve aralarında Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kazım Özüdoğru (birlikte kalıyorlardı) da bulunan isimler arasında irtibat görevinde çalışmaya yönlendirildim. Aynı işi yapan başka arkadaşlar da vardı, birbirimizin somut olarak ne yaptığını doğal olarak bilmiyorduk.

ODTÜ 5 Mart’ta öğrencilerle jandarma arasında yaşanan ve üç kişinin öldüğü silahlı çatışmadan sonra kapanmıştı. Bu arada bazı yakalanmalar olunca bir süre ortadan kaybolmam istendi, ben de 1,5 aylık mecburi staj için bölüme başvurdum ve ordunun Etlik’teki Ankara Ana Tamir Fabrika’sına gönderildim. Gözden kaybolmak için daha uygun yer bulunamazdı doğrusu…

1971 yılında üniversite açıldı ve üç dönem üst üste ders yapıldı. Derslere girebildiğim için notlar düzeldi, okulu hiç dönem kaybetmeden zamanında bitirecektim. Bu arada yine irtibat konusunda görevliydim ama Ankara boşaldığı için eski yoğunluk yoktu, arananlar İstanbul’a gitmişlerdi.

Yakalanmalar olacak, ardından Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçış gerçekleşecek, okulda yüksek miktarda bağış toplayacaktık.

Mart 1972’de Kızıldere, ardından ODTÜ’de üç kişilik bir komitenin kurulması ve buna katılmam, THKP-C kitlesi arasında çalışma ve sonrası gelecekti…